Geçen yazıda menstrüel migrenle ilgili yeni bir Faz 3 sonucunu anlatırken, kenarda duran bir sayıya takılmıştım: 2015’ten bu yana yürütülen 59 çok uluslu migren çalışmasının yalnızca dördüne Türkiye katılmıştı. O sayıyı yazarken aklımdan geçen soru şuydu — bu, migrene özgü bir durum mu, yoksa klinik araştırmaların genelinde mi böyle bir yerde duruyoruz? Cevabını merak ettiğim için bu kez tek bir hastalığa değil, hepsine birden bakmaya karar verdim.
ClinicalTrials.gov kayıtlarından 2015’ten bu yana başlamış, bir ilaç şirketinin desteklediği ve birden fazla ülkede yürütülen bütün Faz 3 çalışmalarını indirdim; toplamı 5.457 çalışma ediyor. Sonra her birinin hangi ülkelerde ve hangi şehirlerde merkezi olduğuna, hangi hastalık üzerine kurulduğuna ve hangi şirketin yürüttüğüne baktım.[1]
İyi haber: genel tablo beklediğimden iyi çıktı
Türkiye bu 5.457 çalışmanın %24,1’ine katılmış; yani her dört çok uluslu Faz 3 çalışmasından birinde bizden hasta alınıyor. 134 ülke arasında 21. sıradayız — Bulgaristan’ın (%20,6), Yunanistan’ın (%18,7) ve Romanya’nın (%17,2) önünde, Polonya (%50,0), Çekya (%31,0) ve Macaristan’ın (%30,7) gerisindeyiz. Üstelik bu oran yıllar içinde de düşmemiş, tam tersine yükselmiş: 2015’te %16,2 olan pay, 2023’e gelindiğinde %33,6’ya çıkmış.
Yani “Türkiye klinik araştırmalarda masada yok” demek yanlış olur; masadayız, ve üstelik son on yılda masaya daha da sık oturur hale gelmişiz. Ama mesele masada olup olmadığımız değil; hangi masada olduğumuz.
Kötü haber: bu ortalama hiçbir hastalığın gerçeğini anlatmıyor
Hastalık gruplarına indiğinizde klinik çalışmalara katılım oranının %49 ile %1,5 arasında gezindiğini görüyorsunuz.
Katılım oranı listesinin en başında kan hastalıkları duruyor. Kan kanserlerinde — lösemi, lenfoma, myelom — payımız %49,2, yani bu çalışmaların neredeyse yarısında varız; kanama ve pıhtılaşma bozukluklarında da öyle (hemofili ve benzeri hastalıklar), %47,7. Bu ikincisi özellikle dikkat çekici, çünkü burada Polonya’yı (%39,6) ve Çekya’yı (%20,7) açık ara geride bırakıyoruz. Talasemi ve orak hücre anemisinin de içinde olduğu anemi çalışmalarında payımız %32,3; yine ikisinin de önünde.
Talasemi ve diğer hemoglobinopatiler Türkiye’de bölgesel olarak yoğun görülen, ulusal tarama programı bulunan, üzerine yıllardır merkez ve uzmanlık birikmiş hastalıklar.[2] Hasta var, hastayı yıllardır izleyen hekim var, o hekimin çalıştığı merkez var. Zaten bir ilaç şirketi çalışmak istediği hastalık için bir ülkeye baktığında da aradığı şeyler aşağı yukarı tam olarak bunlar.
Aynı mantık multipl sklerozda da işliyor: Türkiye, 2015’ten bu yana MS çalışmalarının %46,4’ünde merkez olmuş. Bu arada Sağlık Bakanlığı’nın kayıtlarına dayanan ülke çapındaki bir çalışmaya göre Türkiye’de MS yaygınlığı yüz binde 96,4, yani seksen bin civarında hasta var.[3]
Ama sinir sistemini içeren diğer hastalıklara bakıldığında bu oran düşmeye başlıyor. Nöromusküler hastalıklarda %12,3, Alzheimer ve demansta %10,6, psikiyatride %7,5, ve en altta, MS’le aynı “beyin” başlığının altında duran üç hastalık: migren ve baş ağrısında %4,2, Parkinson’da %2,1 — 47 çalışmanın biri — ve epilepside %1,5, yani 66 çalışmanın yalnızca biri.[4]
Bu sonuncusunun üzerinde biraz durmak istiyorum, çünkü sayıyı ilk gördüğümde bir hata yaptığımı sandım. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre herhangi bir toplumda aktif epilepsisi olan kişilerin oranı binde 4 ile 10 arasında;[5] MS’in Türkiye’deki yaygınlığı ise yüz binde 96, yani binde 1’in altında. Yani epilepsi, MS’ten en az dört-beş kat daha yaygın bir hastalık — ve biz MS çalışmalarının neredeyse yarısında, epilepsi çalışmalarının ise kırkta birinde varız. Üstelik bu iki hastalığın hastalarını çoğu zaman aynı bölümlerde, aynı nörologlar görüyor. Yani buradaki farkı ne hastanın yokluğuyla, ne hekimin yokluğuyla, ne de merkezin yokluğuyla açıklayabiliyoruz. Peki neden böyle bir fark var? Elimdeki en iyi cevap şu: çalışma, hastanın olduğu yere değil, o hastalıkta daha önce çalışma yapılmış olan yere gidiyor. Bunun nasıl işlediğini birazdan anlatacağım; ama önce bu döngünün en net göründüğü iki alanı göstermek istiyorum, çünkü orada sayılar zaten tek başına konuşuyor.
Hastalık bizde de en az onlardaki kadar yaygın; çalışma yine de başka yerde yürüyor
Ortalamanın altında kaldığımız iki alana daha yakından baktım, çünkü ikisi de Türkiye’nin hastalık yükünün ağır olduğu alanlar.
Endokrin ve metabolik hastalıklarda beş çalışmadan ancak birindeyiz (%18,2). 26.499 erişkini kapsayan TURDEP-II çalışmasına göre Türkiye’de 20 yaş üstü erişkinlerin %16,5’inde diyabet var — yaklaşık altı buçuk milyon kişi — ve bunların neredeyse yarısı henüz tanı almamış, yani hasta olduğunu bilmiyor. Bu çalışmada obezite %36, hipertansiyon %31,4 oranda çıkmış; ve yine aynı çalışmada Türkiye’de on iki yıl içinde diyabet %90, obezite %40 artmış olarak gösterilmiş.[6] Amerika’da ise aynı yaş aralığında diyabet oranı %15,8, tanı almamış kısmı da %4,5.[7] Bu iki ulkenin sayılarını yan yana koyduğumuzda şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Türkiye’de diyabet Amerika’dakinden daha seyrek değil, hatta biraz daha sık; tanı almamış kısmı ise belirgin şekilde daha büyük. Buna rağmen diyabet ve metabolizma çalışmalarının ancak %18,2’sinde masadayız.
Alzheimer ve demansta on çalışmadan birindeyiz (%10,6). Burada tablo daha da tuhaflaşıyor. Sağlık Bakanlığı’nın elektronik kayıtlarına dayanan ülke çapındaki çalışmada, 2019 yılında 65 yaş üstünde demans tanısı konmuş kişi sayısı 247.727 olarak bulunmuş.[8] O yıl Türkiye’de 65 yaş üstü nüfus 7.550.727 kişiydi;[9] yani yaşlı nüfusun %3,3’ü. Amerika’da ise 65 yaş üstündeki her dokuz kişiden birinde, yani %11’inde Alzheimer demansı olduğu tahmin ediliyor.[10] Aradaki üç katlık farkı “bizde Alzheimer az” diye okumak mümkün değil. Nitekim çalışmayı yapan ekip — Hacettepe’nin geriatri bölümü ve Sağlık Bakanlığı’nın kendi bilgi sistemi ekibi — aynı sonuca varmış ve açıkça yazmış: Türkiye’de demans yaygınlığı küresel ortalamanın altında görünüyor, bu da vakaların çoğunun gözden kaçtığını düşündürüyor. Tanının neden konulamadığı başlı başına bir yazı konusu; ama sonucu bu yazıya doğrudan giriyor.
Bütün bunlar bir “kısır döngü”ne çıkıyor: tanı konulamıyor; tanı konulmadığı için kayıtlı bir hasta havuzu oluşmuyor; havuz oluşmadığı için çalışma gelmiyor; çalışma gelmediği için o hastalıkla ilgili ne merkez ne de uzmanlık birikiyor. Ve zincirin sonunda yeni tedavi buraya en son geliyor.
Pahalı olduğumuz için değil, daha önce yapmadığımız için
Merkez seçiminin nasıl yapıldığına dair okuyabildiğim literatür, akla ilk gelen iki açıklamayı eliyor.
Birincisi, “Türkiye’de çalışma yürütmek şirkete pahalıya mı geliyor?” Hayır: onay başvurusuna esas olan pivotal çalışmalarda Orta Avrupa’nın tahmini bölgesel maliyeti Kuzey Amerika’nınkinin yaklaşık yarısı kadar.[11] Üstelik merkez seçimi kararını veren insanlara sorulduğunda maliyet en alt sıralarda çıkıyor: yirmi ilaç şirketi ve yirmi üç sözleşmeli araştırma kuruluşunda (CRO) çalışan seksen üç karar vericinin çoğu (%88'i), maliyeti %20 azaltmaktansa hasta almayı %10 hızlandırmayı tercih edeceğini söylemiş,[12] . İkincisi, “buradan çıkacak verinin kalitesi düşük mü?” Bunun cevabı da hayır: FDA’nın Orta ve Doğu Avrupa’daki merkezlerde yaptığı denetimler, ABD ve Batı Avrupa’dakilerden kötü sonuç vermemiş.[13] Yani “ucuz ama güvenilmez” hikâyesi de tutmuyor.
Geriye kalan açıklamaya İngilizce literatürde track record deniyor; bizde bunun tam karşılığı sicil, ama sanırım en doğrusu “geçmiş performans” demek. Merkez seçimi büyük ölçüde şirketlerin kendi veritabanlarındaki geçmiş üzerinden yürüyor:[14] bu merkez daha önce bu hastalıkta çalışma yaptı mı, kaç hasta aldı, ne kadar sürede aldı, aldığı hastaları çalışma boyunca tutabildi mi, denetimlerden geçti mi. Bu sorulara cevabı olan merkez bir sonraki çalışmada da aranıyor. Nitekim az önceki ankette katılımcıların %71’i, bir merkez hakkında sahip olabilecekleri en değerli bilginin o merkezin geçmiş hasta alma ve hastayı çalışmada tutma performansı olduğunu söylemiş; Faz 3 çalışmalarında ise %54’ü büyük bir hasta havuzuna erişimi öncelikli saymış.[12] Hemofilide ve MS’te bu birikim oluşmuş; tanısı daha zor konulan, hastası daha dağınık izlenen hastalıklarda oluşmamış — ve oluşmadığı için çağrılmıyoruz, çağrılmadığımız için de oluşmuyor.
Bunun en net kanıtı, çalışmaları yürüten şirketlere göre yaptığım ayrım oldu: aynı ülkeye, aynı hastanelere ve aynı mevzuata bakan şirketlerin Türkiye’yi dahil etme oranı %58,1 ile %1,7 arasında değişiyor.
MSD çok uluslu Faz 3 çalışmalarının %58’ine Türkiye’yi dahil ediyor; Vertex 59 çalışmasından yalnızca birine. Bu farkın bir kısmı şirketlerin çalıştığı hastalık alanlarından geliyor, ama tamamı değil: onkolojide ağırlığı olan iki şirket olan MSD ile Gilead arasında %58,1’e karşı %13,3 var. Geriye kalan şey her şirketin kendi ülke listesi — bir kez kurulmuş, bir kez işlemiş, sonra tekrar tekrar kullanılan bir liste.
Ve aynı şey Türkiye’nin içinde de oluyor
Geçmiş performans yalnızca hastalıklara ve şirketlere göre değil, coğrafyaya göre de birikiyor. Türkiye’nin merkez olduğu 1.333 çalışmanın hangi illerde yürüdüğüne baktım.
Ankara bu çalışmaların %78,5’inde, İstanbul %77’sinde, İzmir %55,4’ünde merkez. Dördüncü sıradaki Adana %35,5’e düşüyor, sonrası hızla iniyor: Diyarbakır %5,9, Van %1,1, Şanlıurfa %0,2. Seksen bir ilin 44’ünde en az bir merkez var; 37 ilde hiç yok. Mardin, Batman, Siirt, Şırnak, Hakkâri, Muş, Bitlis, Ağrı, Kars — bu illerin hiçbirinde, son on bir yılda, tek bir çok uluslu Faz 3 çalışmasının tek bir merkezi açılmamış.
Hastaneye erişimin zor olduğu illerde bu şaşırtıcı bir durum değil belki. Ama az önce saydığım dokuz ilde toplamda dört milyondan fazla insan yaşıyor,[16] ve birazdan göstereceğim gibi buralarda çalışma yürüten araştırmacı da var — olmayan tek şey şirket destekli çalışma.
“Ama bizde altyapı yok ki”
2015’ten bu yana Türkiye’de merkezi olan 16.985 girişimsel çalışma kayıtlı ve bunların 15.043’ü, yani %88,6’sı ilaç şirketi dışı — araştırmacıların kendi soruları üzerine, kendi imkânlarıyla kurdukları çalışmalar. Önemli bir kısmı tek merkezli ve küçük ölçekli; sisteme girmelerinin sebebi de çoğu zaman dergilerin yayımlamadan önce kayıt şartı aramaları.[1]
Ama asıl mesele bunların nerede yürüdüğü. Aynı yöntemle bu çalışmaların da il dağılımına baktım, ve tablo tersine döndü: şirket destekli çok uluslu Faz 3 çalışmalarının merkezi 81 ilin 44’ünde varken, akademik çalışmalar 81 ilin 80’inde yürümüş. Tek istisna Bingöl. Az önce “tek bir merkez yok” dediğim illerin hepsinde akademik çalışma var: Muş’ta 46, Ağrı’da 39, Kars’ta 39, Bitlis’te 37, Batman’da 32, Mardin’de 30, Siirt’te 16, Şırnak’ta 8, Hakkâri’de 4. Yoğunlaşma da çözülüyor — akademik çalışmaların %29,1’i İstanbul’da, %14,9’u Ankara’da, %5,1’i İzmir’de; oysa şirket destekli çalışmalarda bu üç şehrin payı sırasıyla %77, %78,5 ve %55,4’tü.
Bu karşılaştırmanın söylediği şey açık: bu ülkede kendi klinik sorusunu sorup çalışma yürüten binlerce araştırmacı var, ve bunlar Ankara ile İstanbul’dan ibaret değil. Hasta var, merkez var, soru soran hekim var.
Tabii madalyonun bir de öbür yüzü var, ve onu da söylemek gerekiyor: Türkiye’deki araştırma birimlerini inceleyen çalışmalar bu birimlerin ağırlıklı olarak kamu destekli ve tek merkezli iş yaptığını, hekim dışı personelin sınırlı, izlem desteğinin az, kalite belgelendirmesinin ise çoğu yerde hiç olmadığını göstermiş.[17] Yani kapasite var, ama bu kapasitenin şirketlerin aradığı biçime sokulmuş hali yok.
Gelecek hafta: masada olmamanın bedeli
Buraya kadar nerede olduğumuza baktık, ve cevabı şu: masadayız, ama hep aynı masada. Peki masada olmadığımız hastalıklar için bunun bir bedeli var mı, varsa kime?
Gelecek hafta ona bakacağım — ilaç henüz denenirken mi masadayız yoksa iş bittikten sonra mı, çığır açtığı söylenen tedavilerin çalışmalarında var mıyız, ve o çalışmalarda olmadığımız ilaçlardan bugün Türkiye’de hangileri var, hangileri yok? Olmayanların neden olmadığını klinik araştırma haritası ne kadar açıklıyor? Bir de şunu göstereceğim: bu döngünün bir istisnası var, ve o istisna muhtemelen buzdolabınızın yanındaki kutuda duruyor.
Şimdiden bir ipucu bırakayım. Kan kanserleri, bu yazının başında da gösterdiğim gibi Türkiye’nin en güçlü olduğu alandı. O alandaki 255 Faz 3 çalışmasını tedavi tipine göre ayırdığımda şu çıkıyor:
Bu tablodaki dört satırın üçü birbirine benzeyen tedaviler: hepsi antikor ya da küçük molekül, hepsi hastaya damardan veya ağızdan veriliyor, ve hepsi zaten yaptığımız işin daha iyi versiyonları. Dördüncü satır ise başka bir şey — ve bugün “çığır açan” diye tarif edilen CAR-T/hücresel tedavi. O yüzden o yüzde beşin yani sadece bir tane çalışmada olmanın üzerinde durmak istiyorum.
Bu arada yirmi çalışmadan Türkiye’yi sadece birinde görmek tek başına yeterli değil. Bu yüzden Faz 2'yi de ekledim: CAR-T çalışması sayısı yetmişe çıkıyor ve Türkiye bunların ikisinde merkez! Biri Miltenyi Biomedicine'in 2021'de başlattığı ve hâlâ hasta alan lenfoma çalışması, diğeri Bristol-Myers Squibb'in multipl miyelom çalışması.
Bu haftanın sorusu ise şu: hemofilide, talasemide, multipl sklerozda bir şeyi çözmüşüz — merkez ağı kurmayı, kayıt tutmayı, şirketlerin listesine girmeyi. Bunu kim yaptı, nasıl yaptı, ve neden aynı şey epilepside olmadı? Cevabı bende yok; o merkezlerde çalışan hekimlerde, araştırma hemşirelerinde, çalışma koordinatörlerinde ve sektörde merkez seçimi yapan insanlarda var. Biliyorsanız, yaşadıysanız, yazın.
Ek: bir okur sorusu üzerine
Yazıyı yayımladıktan sonra gelen sorulardan biri “bu çalışmalar hangi hastanelerde yürüyor, devlet ve özel nasıl dağılıyor? kolayca cevaplanabilir bir soruydu buraya ek olarak koymak istedim.
Merkez adı tanımlanabilen 5.542 kaydın %62,2’si kamu üniversite hastanesi, %16,2’si özel ya da vakıf üniversitesi hastanesi, %10,4’ü eğitim ve araştırma hastanesi, %8,2’si şehir hastanesi. Yani Türkiye’nin klinik araştırmadaki bütün payı esas olarak kamu üniversite hastanelerinin üzerinde duruyor: Hacettepe tek başına bütün çalışmaların dörtte birinde, Ege beşte birinden fazlasında merkez.
Yalnız, merkez adlarının %18,9’u sponsor tarafından anonimleştirilmiş ve %2,2’si de sınıflanamadığından yukarıdaki yüzdeler bu kayıtlar hariç hesaplandı. [1]
Kaynaklar
Kendi analizim. ClinicalTrials.gov API v2, 24–27 Eylül 2026’da çekildi. Evren: girişimsel, Faz 3, ilaç şirketi sponsorlu, başlangıç 2015-01-01 ve sonrası → 11.434 çalışma; merkez ülkesi kayıtlı 10.651; birden fazla ülkede yürütülen 5.457. Ülke, hastalık ve sponsor payları bu 5.457 çalışma üzerinden hesaplandı. Hastalık grupları MeSH terimlerinden türetildi; 25’ten az çalışması olan gruplar ve sınıflanamayan 790 çalışma tablolarda yok. Sponsor adları ana şirket altında birleştirildi. Akademik/şirket ayrımı kayıttaki LeadSponsorClass alanına dayanıyor. Türkiye’deki toplam girişimsel çalışma sayısı (16.964) aynı kaynaktan, faz ve çok ülkelilik şartı olmadan alındı. Yalnızca ClinicalTrials.gov tarandı; yalnızca Avrupa kayıt sistemine girilmiş çalışmalar kapsam dışı. https://clinicaltrials.gov/data-api/api
Düzeltme, 5 Ekim 2026. Bu yazının ilk halinde CAR-T çalışmalarının sayısını (Faz 2 ve Faz 3 birlikte) on yedi, Türkiye'nin payını sıfır olarak vermiştim. İki ayrı eksiklik vardı. Birincisi, eşleştirme listemde "cabtagene" ve "leucel" ile biten jenerik adlar yoktu. İkincisi ve daha büyüğü, sponsorlar CAR-T ürünlerini kayda çoğunlukla kod adıyla giriyor, mesela Kymriah kayıtta CTL019, Abecma bb2121, Breyanzi JCAR017, Carvykti JNJ-68284528 olarak geçiyor ve jenerik ada bakan bir liste bunları hiç görmüyor. Kod adları eklendiğinde Faz 2 ve Faz 3 birlikte yetmiş çalışma çıkıyor ve Türkiye bunların ikisinde merkez; Faz 3'te ise yirmi çalışmanın sadece birinde merkez. Tedavi tipi tablosu da düzeltilmiş haliyle yukarıda değiştirildi.
Bir “limitation”. Bir ülkenin kayıtta merkez olarak görünmesi, o merkezin hasta aldığı anlamına gelmiyor. Kayıtta merkez bazında ayrı bir “durum” alanı var ve ona baktığımda şu çıkıyor: hâlâ hasta alan çok uluslu Faz 3 çalışmalarında Türkiye'nin merkezi olan 269 çalışmanın 55'inde (%20,4) Türkiye'nin tek bir merkezi bile açık değil. Aynı oran Polonya'da %19,1, Almanya'da %16,5, İspanya'da %14,8 — yani bu Türkiye'ye özgü bir durum değil. Tamamlanmış çalışmalarda kayıt merkez bazında durum bilgisi hiç tutmuyor, dolayısıyla bu düzeltmeyi geçmişe dönük olarak yapmanın bir yolu yok. Ayrıca ClinicalTrials.gov resmî bir kayıt portalı değil, destekleyicinin girdiği veriyi gösteriyor; bu yüzden TİTCK'nın Klinik Araştırmalar Portalı'ndaki merkez sayılarından farklı olabiliyor. Bu uyarıyı Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Klinik Araştırma Merkezi'nden Betül Saraç Şahin'e borçluyum.
Canatan D. Thalassemias and hemoglobinopathies in Turkey. Hemoglobin. 2014;38(5):305-7. https://doi.org/10.3109/03630269.2014.938163
Öztürk B, Taşkıran E, Demir S, ve ark. Prevalence and incidence of multiple sclerosis in Turkey: a nationwide epidemiologic study. Mult Scler J. 2024;30(7):790-99. Sağlık Bakanlığı kayıtlarına dayanıyor; yaygınlık yüz binde 96,4, kadın/erkek oranı 2,1/1. https://doi.org/10.1177/13524585241245318
Migren payındaki fark hakkında bir not: geçen yazıda migren çalışmalarını hastalık adıyla saymıştım ve 59 çalışmanın 4’ünde (%6,8) Türkiye vardı. Bu yazıda bütün hastalıkları aynı yöntemle sınıflamak için MeSH terimleri kullanıldı; o sınıflamada “migren ve baş ağrısı” grubunda 48 çalışma var ve Türkiye bunların 2’sinde (%4,2). İki yöntem de aynı yere çıkıyor; fark, hangi çalışmaların migren sayıldığından geliyor.
Dünya Sağlık Örgütü, Epilepsy fact sheet: dünyada yaklaşık 50 milyon kişide epilepsi var; herhangi bir anda aktif epilepsisi olanların genel nüfusa oranı binde 4 ile 10 arasında tahmin ediliyor. https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/epilepsy
Satman İ, Omer B, Tutuncu Y, ve ark. Twelve-year trends in the prevalence and risk factors of diabetes and prediabetes in Turkish adults (TURDEP-II). Eur J Epidemiol. 2013;28(2):169-80. 26.499 erişkin (20 yaş ve üstü); diyabet %16,5 (yeni tanı %7,5), obezite %36, hipertansiyon %31,4; on iki yılda diyabet %90, obezite %40 artmış. https://doi.org/10.1007/s10654-013-9771-5
CDC / NCHS, Prevalence of Total, Diagnosed, and Undiagnosed Diabetes in Adults: United States, August 2021–August 2023 (Data Brief 516): 20 yaş ve üstü erişkinlerde toplam diyabet %15,8, tanı almamış diyabet %4,5. https://www.cdc.gov/nchs/products/databriefs/db516.htm — tüm yaşlar için 40,1 milyon kişi, nüfusun %12,0’si: https://www.cdc.gov/diabetes/php/data-research/index.html. TURDEP-II 2010 verisine dayanıyor, ABD verisi 2021–2023; iki ölçüm arasında on yıldan fazla var ve Türkiye’deki oranın bu sürede daha da yükselmiş olması bekleniyor.
Güner M, Koca M, Ceylan S, ve ark. Prevalence and general characteristics of dementia: a nationwide population-based study of electronic health records in Türkiye. Turk J Med Sci. 2024;54(4):644-51. Hacettepe Üniversitesi geriatri bölümü ile Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü’nün ortak çalışması; 2019’da 65 yaş üstünde 247.727 demans vakası; yazarların sonucu: yaygınlık küresel ortalamanın altında ve bu, vakaların çoğunun gözden kaçtığını düşündürüyor. https://doi.org/10.55730/1300-0144.5833
TÜİK, İstatistiklerle Yaşlılar, 2019: 65 yaş ve üstü nüfus 7.550.727 kişi, toplam nüfusun %9,1’i. Yüzde 3,3 oranı bu iki sayının bölümüdür ve tarafımdan hesaplanmıştır.
Alzheimer’s Association, 2025 Alzheimer’s Disease Facts and Figures: ABD’de 65 yaş ve üstünde 7,2 milyon kişi Alzheimer demansıyla yaşıyor; bu yaş grubunun yaklaşık %11’i, yani her dokuz kişiden biri. https://www.alz.org/alzheimers-dementia/facts-figures
Qiao Y, Alexander GC, Moore TJ. Globalization of clinical trials: variation in estimated regional costs of pivotal trials, 2015-2016. Clinical Trials. 2019;16(3):329-33. https://doi.org/10.1177/1740774519839391
Dombernowsky T, Haedersdal M, Lassen U, Thomsen SF. Criteria for site selection in industry-sponsored clinical trials: a survey among decision-makers in biopharmaceutical companies and clinical research organizations. Trials. 2019;20:708. Yirmi çok uluslu ilaç şirketi ve yirmi üç sözleşmeli araştırma kuruluşunda merkez seçimi kararını veren 83 kişiye (merkez seçim yöneticileri, klinik operasyon uzmanları, çalışma dağıtımından sorumlu kişiler) bir merkezi çalışmaya dahil ederken hangi ölçütlere baktıkları soruldu. Ankete cevap verenler İskandinav ülkelerinde çalışıyor; örneklem bu anlamda dar. https://doi.org/10.1186/s13063-019-3790-9 — ayrıca Gehring M, ve ark. Factors influencing clinical trial site selection in Europe (SAT-EU Study). BMJ Open. 2013. https://doi.org/10.1136/bmjopen-2013-002957
Caldron PH, Gavrilova SI, Kropf S. Why (not) go east? Comparison of findings from FDA Investigational New Drug study site inspections performed in Central and Eastern Europe with results from the USA, Western Europe, and other parts of the world. Drug Des Devel Ther. 2012;6:53-60. https://doi.org/10.2147/DDDT.S30109
Laaksonen N, ve ark. Clinical trial site identification practices and the use of electronic health records in feasibility evaluations: an interview study in the Nordic countries. Clinical Trials. 2021;18(6):724-31. https://doi.org/10.1177/17407745211038512
Güzel H, ve ark. Institutional and regional variations in access to clinical trials and next-generation sequencing in Turkish oncology centers. Med Sci Monit. 2025. https://doi.org/10.12659/MSM.951027 — il dağılımı için yöntem notu: merkezin bulunduğu il, kayıttaki şehir alanından türetildi; ilçe, semt ve hastane adları illere eşleştirildi. Merkez adlarının %28,5’i sponsor tarafından anonimleştirilmiş (“Investigational Site”) ama şehir bilgisi bu kayıtlarda da veriliyor; 1.333 çalışmanın tamamı en az bir ile atanabildi.
Nüfus rakamları: TÜİK, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi, 2024. Mardin 895.911, Batman 654.528, Şırnak 570.826, Ağrı 499.801, Muş 392.301, Bitlis 359.808, Siirt 336.453, Hakkâri 282.191, Kars 272.300; toplam 4.264.119. Akademik çalışmaların il dağılımı, şirket destekli çalışmalarla aynı yöntemle kendi analizimden geliyor; bkz. kaynak 1.
Erbayraktar B, ve ark. Clinical research infrastructure in Turkey: a pilot strengths, weaknesses, opportunities, threats analysis. J Basic Clin Health Sci. 2017;1(2):47-52. https://doi.org/10.5152/jbachs.2017.81 — sektör tarafındaki görüşler için Kayserili A, Kıyak M. Evaluation of R&D activities and the perspectives of the participants of pharmaceutical companies on R&D in Turkey. 2019;65-80. https://www.semanticscholar.org/paper/b2ceb45f5e16c5daf636c47d2893ed7981c6994c — 2013 mevzuat değişikliği ve Türkiye’deki çalışma hacminin zaman serisi için İlgili Ö, Arda B, Munir K. Rev Rom Bioet. 2014;12(1):5-14 ve Özsoy A, Şen S. 2024. https://doi.org/10.26650/jarhs2024-1380108
Buradaki hiçbir şey tıbbi tavsiye değildir. Bu yazı kanıt ve sağlık politikası üzerine bir analizdir.






